23 Kasım 2011 Çarşamba

T24'DE SÖYLEŞİ...

ATUD Başkanı Prof.Dr.Ümit BİÇER
Söyleşi: Hazal Özvarış (http://www.T24.com.tr)

Kemik yaşı 14 çıkan N.Ç. çocuk değil miydi? Cinsel istismara uğrayan çocuğun ruh sağlığının bozulmaması mümkün mü? Hâkim ve savcılar neden bekâret hakkında bilgi istiyor? Tecavüzün kriteri hâlâ kızlık zarı mı? Adli Tıp Kurumu (ATK) özerk mi? Siyasi iktidarın gücü ATK raporlarına ne kadar yansıyor? Muayeneler yeterli mi? Raporlar neden aksıyor? İktidara ters düşen Adli Tıp uzmanlarının başına ne geliyor? 

Skandallarla gündeme gelen Adli Tıp Kurumu’na dair bilinmeyenleri öğrenmek için Adli Tıp Uzmanları Derneği Başkanı ve Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ümit Biçer’e sorduk. İşte Biçer’in www.t24.com.tr’nin sorularına verdiği cevaplar:   

‘Yargının üniversite raporlarını kabul etmemesini anlamak olanaklı değil’ 

 
-Türkiye’de kaç ilde adli tıp birimi var?

 Türkiye’de her ilde adli tıp yapılanması bulunmamakta. Başta Adalet Bakanlığına bağlı olarak oluşturulmuş Adli Tıp Kurumu (ATK), ATK’ya bağlı olarak görev yapan grup başkanlıkları ve şube müdürlükleri bulunmaktadır. Diğer taraftan yine adli tıp alanında hizmet veren üniversitelere bağlı adli tıp anabilim dalları ve adli tıp enstitüleri var.  

-Hangi illerde yok? 
Karadeniz bölgesini ele alırsak örneğin Artvin’de, Bartın’da, Karabük’te Adli Tıp Şube Müdürlüğü yok. Kimi yerlerde ise üniversitede görev yapan adli tıp uzmanları ayni zamanda Adalet Bakanlığı’nda ikinci görevli olarak çalışıyor. Bu illerde üniversiteyle ATK birlikte çalışıyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’de 81 ilin 65’inde üniversite veya ATK Şube Müdürlükleri’nin faaliyette olduğunu söyleyebilirim. 

-İki kurumun beraber çalışabildiğini söylüyorsunuz ancak yargı üniversite raporlarını değil,  ATK’nın raporlarını kabul ediyor. Tersi yönde yoğun bir talep olmasına rağmen, bu ısrar neden?  Bunun nedenini anlayabilmek olanaklı değil. Hukuken baktığımızda ATK, Türkiye’de resmi bilirkişilik yapmakla görevlendirilen ve bunun için kurulmuş bir kurum. Üniversitelerdeki adli tıp anabilim dalları asıl olarak eğitim faaliyeti için oluşturulsa da ATK kanunlarında ve YÖK yasasında adli tıpta ilgili hizmetleri yürütmek üzere görevlendirileceği ve bu yapıların da resmi bilirkişi olarak tanınması gerektiği söyleniyor. Bu açıdan baktığınız zaman, Adalet Bakanlığına bağlı kuruluşlar ile YÖK’e bağlı üniversitelerdeki anabilim dalları arasında hiçbir fark yok. Bunun sebebini yargı mensuplarına sorduğumuzda Yargıtay’ın verdiği kararların uygulamada kendilerine göre kolaylıklar sağladığını söylüyorlar veya alışkanlık diyerek açıklıyorlar. Somut herhangi bir gerekçesi yok.  


‘Adli Tıp Kurumu’nun cinsel mağdurları muayene süreci travmatik’

-Şube müdürlüklerinin adliye binaları içine yerleştirilmesinin sebebi nedir?  
Resmi bilirkişilik yapmakla yükümlü kılınan bu kurum, aslında hukuksal bir faaliyet sürdürmüyor, tıbbi bir değerlendirme yapıp kanaatlerini mahkemeye sunuyor. Dolayısıyla bu birimlerin, sağlık kurumları içinde yer alması gerekir. Ancak, Adalet Bakanlığı’na bağlı adli tıp şubelerinin tamamı adliye saraylarının içinde bulunmaktadır. Bu yapılanmada onları herhangi bir sağlık ortamı olarak nitelendirmek mümkün değildir. Çünkü adliye binalarının içinde hekimin dışında bulunan insan gücü hukuk mensuplarıdır. Bir hekimin onlardan herhangi bir şekilde destek alması söz konusu olamaz ve tek başına bir hekim sağlık hizmetini vermesi beklenemez. 

-Bildiğim kadarıyla ATK birimlerinde esas olan tedavi değil, teşhis. 
Ama teşhis bile tek başına bir hekimin yapacağı iş değildir. Adli Tıp Şube Müdürlüklerinin çoğunun adalet sarayları içindeki yerleri hiç de uygun yerler değildir. Çoğu zaman en köşedeki odalar Adli Tıp Şube Müdürlüğü olarak tespit edilmiştir. Burada bir sekreter, yardımcı personel ve adli tıp uzmanı iç içe bulunmaktadır. Kimi yerlerde cinsel saldırı muayeneleri söz konusu olduğunda, o muayeneleri yapmak için jinekolojik masa dahi bulunmamaktadır. Jinekolojik masaların bulunduğu yerlerde bile, bu masanın bulunduğu yer hiçbir şekilde bir hastanın rahatlıkla orada muayene edilmesine imkân sağlamaz. Bir cinsel saldırı mağduru böyle bir yere gittiğinde oradaki ortamdan ciddi anlamda etkilenilecek ve sürece olumsuz bir katkısı bulunacaktır.  

‘Hâkim ve savcılar yakınlarını ATK’da muayene ettirmeyeceklerini söylüyor’

 
-Çoğu kadın normal koşullarda bile jinekolog masasında rahat edemezken, saldırı sonrasında masanın özensiz yerleştirilmesi ekstradan tedirginlik yaratmaz mı? Adli Tıp veya Adalet Bakanlığı kadınları gözetmiyor mu?  
Bunlarla ilgili çözüm ayrı bir birim oluşturmak, belki bu incelemeleri sağlık ortamlarına taşımaktır. Çünkü olayın yalnızca fiziksel inceleme olmadığı açık. Cinsel saldırıdan söz edildiğinde bu saldırı yalnızca kişinin fiziksel varlığına değil, ruhsal bütünlüğüne ve insani kimliğine yönelik bir saldırıdır.  

-Raporlar yetersiz bir muayene sonucu mu veriliyor?  Sürecin travmatik olduğunu söylemek daha doğru. Cinsel saldırı mağdurlarına hemen soru sorup “yat oraya, hemen muayeneyi yapalım” tarzındaki bir yönlendirme yerine öncelikli olarak ruhsal destek bağlamında yapılan bir görüşme sonrasında muayeneye hazırlayana kadar süren bir dizi değerlendirmenin birlikte yapılması gerekiyor. Bu birimler şu an bu değerlendirmelerin yapılmasına uygun birimler değil. Buradan yola çıkarak raporların yetersiz olduğunu söylemek değil ama sürecin travmatik olduğunu söylemek daha doğru. Zaman zaman hâkim ve savcılarla konuşurken kendi yakınlarını böyle bir yere muayene etmeye götürüp götüremeyeceklerini soruyoruz.  


-Hâkim ve savcılar, sorunuza ne yanıt veriyor?  Hiç biri böyle bir muayeneyi böyle bir yerde yaptırmayacağını belirtiyor. 


-Doğan Akın, hâkim ve savcıların yaklaşık yüzde 75’inin erkek olduğu ve bu mesleklerin neredeyse bir erkek işine dönüştükleri yazdı. Adli tıp uzmanlarının kaçta kaçı erkek? Sayıyı çok net ifade edemem ama adli tıpta kadınların önemli bir ağırlığı var. Yüzde 40’a yakın kadın olduğunu tahmin ediyorum. 

-Cinsel saldırı vakalarına bakan uzmanlar, özellikle de erkekler toplumsal cinsiyet eğitiminden geçiyor mu?  
Böyle bir eğitim söz konusu değil. Böyle bir eğitim hangi uzmanlık alanında yapılıyor bilmiyorum ama bu konu aslında adli tıp uzmanlarının eğitimi planlanırken bizim de dikkate almadığımız bir konu. Belki bunun hâlâ bunu usta-çırak ilişkisi içinde çözülebileceğini düşünüyoruz. Bunu önemli bir konu olarak nitelendirip bir eğitim planlaması içine gitmediğimizi itiraf edebilirim.  

-ATK’nın yönetici kadrosunun bakanlık tarafından atanıyor olmasının olumlu ve olumsuz yanları neler?  
Hiçbir bilimsel kurulun görevlendirilmesi siyasi bir erke bağlı olmamalı. O kişilerin çalışmaları ne olursa olsun, eğer siyasi erk sürece müdahale ediyorsa, oradaki işleyişi objektif çerçevede yürütme söylemlerini kuşkulu hale getirir. Dünyanın hiçbir yerinde bilim insanları böyle bir yapılanma içinde bulunmuyor ama Türkiye’de hala ATK Başkanı dâhil görev yapanların ataması yalnızca siyasi erk tarafından yapılmaktadır. Siyasi erk görevlendirme yaparken o kişilerin akademik unvanlarına veya mesleki tecrübelerine bakmamakta çünkü bunları değerlendirebilmesi için bir jüri veya sınav heyeti yok, hesap verdiği bir yer yok. ATK’nın yapılanmasında en büyük sorun budur. Çünkü bu durumda, sorumlu olduğunuz çevre bilim çevresi değil, yalnızca ve yalnızca siyasi iktidar olmaktadır.  

‘Adli Tıp Kurumu 1982 yılından beri siyasi iktidara bağımlı’  


-ATK bağımsız değil ama özerk bir kurum olabiliyor mu?  
Bu koşullarda bir özerklikten bahsedilemez. ATK’nın Türkiye’deki yapılanması, Şili’de Allende’nin devrilmesinden sonra Pinochet’in iktidarı ele geçirdiği dönemdeki yapılanmayı anımsatıyor.  

-Açıklar mısınız?  
Uzmanların yalnızca askeri diktatörlüğün siyasi erki ile görevlendirilmesi, bütçe ve idari organizasyonuyla merkezi bir yapılanma oluşturulması; Şili’de siyasi iktidarın kirli çamaşırlarını yıkayan bir çamaşır makinesine benzetilmiştir. Türkiye’de de adli tıp yapılanması 1980 askeri diktatörlüğünün öncülüğünde dönemin gereksinimlerine göre yeniden yapılandırılmıştır. Tarih, Türkiye’de askeri darbenin YÖK dâhil özerk, bağımsız kurumları ve toplumu yeniden şekillendirmesi ve kendisine tamamen bağlı hale getirme sürecinin bir parçasıdır. Bugünkü ATK yapılanması 1982 yılında oluşturulmuş ve tamamen siyasi iktidara bağımlı hale getirilmiştir. ATK’da, o günden bugüne yapısal anlamda hiçbir olumlu değişim gözlenmemiştir.  

- Somutlaştırırsak, siyasi iktidar raporlara ne kadar yansıyor? ATK’na dair var olan “zengin işadamına tahliyesi için ‘panik atak’ raporu verilir, kanser hastası tutuklu Güler Zere’nin raporu çıkmaz” algısı ne kadar geçerli?  
Adalet, hiçbir şekilde üzerinde kuşkuyu sürekli taşıyabilecek bir olgu değildir. Türkiye’de ATK, yapılanma modeli ve zaman zaman verdiği kararlarla şüpheyi büyütmektedir. Burada tek tek kararları analiz etmek çok da uygun değil ama Hüseyin Üzmez örneğinde olduğu gibi kimi olaylarda Adli Tıp’ın genel alışkanlıklarına uymadığını düşündüğümüz şeyler oluyor. O tarihte de ifade etmiştik, cinsel saldırılarla ilgili bir muayene talebine bir veya bir buçuk yıl sonraya randevu verilirken Üzmez davasında kişinin muayene talebiyle rapor çıkma süreci arasında olağanüstü bir hız görüyorsunuz. Meslektaşlarımız belki olayın kamuoyunda yaratacağı etki nedeniyle çok daha hızlı hareket etmiş olabilir ama bu tekil bir örnek olunca kişinin siyasi iktidarla ilişkileri gündeme gelince herkesin büyük bir kaygı duymasına neden oluyor. Kaldı ki orda yapılan değerlendirme süreci de bilimsel anlamda hiçbir şekilde kabul ettiğimiz bir süreç değildi.  Güler Zere olayında tartışıldığı gibi adli tip raporunun hedefi kamuoyuna mesaj vermek değil. Kamuoyunun ATK dâhil olmak üzere bu ülkenin bilim yapılarından beklediği tek bir şey var: objektif, güncel bilimsel bilgileri içeren kararlar vermesi, hukukun sağlıklı karar vermesine yol açacak mekanizmalar içinde kalması. Ama ATK, cinsel saldırı, tutuklu ve hükümlülerin infaz tehiri, Cumhurbaşkanlığı affı konularında mevcut evrensel ilkeleri değil, belki geçmişten kalan, belki de 1980 askeri darbe dönemine ait olan alışkanlıklarını sürdürüyor.  

-Adli Tıp’ın randevu ve rapor aksamaları neden kaynaklanıyor?  
Bu aksamaların sebebi yalnızca ATK’da değil. Siz, bütün kararları verecek tek bir adres işaret ederseniz, yasada böyle bir zorlama veya yönlendirme bulunmadığı halde “ATK dışındaki kararları tanımıyorum” derseniz ve Türkiye’deki bütün cinsel saldırı olaylarında kişiler İstanbul’a gitmek zorunda kalırsa... 

-Cinsel saldırı mağdurları İstanbul’a gelmek zorunda mı kalıyor?  
Bu süreç İstanbul dışında başka hiçbir yeri tarif etmiyor. Kurumunun grup başkanlıkları veya şube müdürlüklerinde bile bu muayenelerin sonlandırılma şansı yok. 

Adli Tıp Kurumu ‘cinsel saldırı’ hizmeti için yeterli değil 


-Siirt’teki tecavüz davasında mağdurlar oradaki şube müdürlüğünde görülmedi mi?   
Şube müdürlüğünde rapor alabilirler. İlk muayenelerin yapıldığı yer olarak İstanbul’u kast etmiyorum. Ama kişinin beden ve ruh sağlığının bozulup bozulmadığına dair soru sorulursa mahkemeler de avukatlar da rapor için İstanbul’u adres olarak göstermek durumunda kalıyorlar.  

-Adli Tıp birimlerinin 65 ilde olduğunu söylemiştiniz. İstanbul’da olan ancak 64 ilde olmayan ne var?  
ATK kurullarına baktığınız zaman donanım açısından belki biraz daha ferah olduğunu söyleyebilirim. Farklı olarak, ATK’da ve kurullarda adli tıp uzmanının yanı sıra o alanla ilgili uzman kişiler bulunuyor ama sağlık hizmetinin içerdiği diğer unsurlar yer almamaktadır. İstanbul'daki ATK da aslında bu hizmetin verilebilmesi için yeterli ve donanımlı bir yer değil. Bu hizmetin bugün için verileceği en uygun yerler üniversiteler ile adli tıp uzmanları, psikiyatri, çocuk psikiyatri, kadın doğum ve diğer uzmanlarının yer aldığı eğitim ve araştırma hastaneleri olabilir.  Türkiye'de üniversitelere baktığımızda, 45 üniversitenin bu olanaklara sahip olduğunu görüyoruz. Bu olanakları birlikte kullanabildiklerini görüyoruz. Cinsel saldırı olgularında, muayenelerin sadece İstanbul'a gönderilmesi hiç doğru değil. Gerçi Yargıtay geçen ay içinde vermiş olduğu bir kararla artık hastaların muayene için ATK'ya gönderilmesinin zorunlu olmadığını, üniversitelerde ATK’ya benzer uzman bir heyetin söz konusu raporları vereceğini belirtti. Bu çok önemli. Biz yıllarca bu tartışmayı yapıyorduk. Bu belki de sorunun rahatlamasına yol açacak bir gelişim sağlar.

-Bu karara göre üniversiteden çıkacak raporla ATK raporu çakıştığı noktada hiyerarşi ne olacak?  Bu soru tıp sorusu değil, bir hukuk sorusu... Çünkü tıbbın veya bilirkişinin hiyerarşisi olmaz. Bilirkişinin uzmanlık alanının yanı sıra, güncel bilimsel bilgiyi takip etmesi ve kullanması esastır. Profesör olmanız size konuyu en gelişkin şekilde yorumlama kabiliyeti sağlamaz. Biz yeni alanları öğrenmek, bilimsel gelişmeleri yeniden inşa etmek için asistanlarımıza tez veriyoruz. Bir asistan tez konusu seçtiğinde, o konudaki en güncel bilgileri takip etmek durumunda. Siz tutup ben üniversitede anabilim başkanıyım diyerek asistanınızın bilgisini ve güncel bilimsel bilgileri elinizin tersiyle itemezsiniz. Bu Yargıtay'ın hiyerarşik yapılanması değil ki. 

‘Adli Tıp Kurumu özerk olmalı’ 

-ATK toplum nezdindeki güvensizliği nasıl aşabilir?  Bu güvensizlik, Adli Tıp sürecinin hukukun temel felsefesi içinde kavranması ve ele alınmasıyla aşılır. Hukuk, bir yargılamanın açık, objektif ve tüm taraflar için var olan delillere ulaşılmasını güvence altına alarak adil bir yargılamayı hedefler. Ama bir kurumun yapılanma modeli, hukukun adil yargılama ilkesini, bilimsel yapılanma biçimini değil, siyasi iktidarın ihtiyaçlarına işaret ediyorsa, kuşku uyandırıyorsa bu güvensizliği aşması zordur.  

Çözüm için ilk olarak, Adli Tıp Kurumu'nu acilen Adalet Bakanlığı'na bağlı olmaktan çıkartmak ve özerk bir kuruma dönüştürmek gerekiyor. Adli Tıp Kurumu, adeta Yargıtay, Sayıştay, Danıştay gibi hiyerarşik bir modelde yapılanmıştır, oysa bu kurum hukuki mütalaa değil, tıbbi bir değerlendirme yapmak adli bilimlerde bilirkişilik yapmakla yükümlüdür. Adli Tıp Kurumu’ndaki görevlendirmelerde Adalet Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı üçlüsünün devreden çıkarılması gerekmektedir. Çünkü görevlendirmeyi yapan kişilerin görevlendirme alanı ile ilgili yeterli bilgi ve eğitimleri bulunmadığı, mesleki eğitimlerini farklı alanlarda almış olduğu görülebilir.  

20 KASIM "DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ" KUTLU OLSUN!

Karikatür: İsmail Doğan (Belçika)
Karikatür ve Çocuk Hakları Kitabı'ndan...
Küreselleşme adı altında uygulanan sosyal politikaların yol açtığı eşitsizlikler nedeniyle milyonlarca çocuğun açlık ve yoksulluk içinde yaşadığı, savaşlarda kullanıldığı, çeşitli patlayıcılar ve kimyasal silahlar nedeniyle yaralandığı ve öldüğü, fuhuşa zorlandığı, çocuk işçiliğinin ve sömürüsünün arttığı, sağlıklı yaşama hakkı ile nitelikli ve eşit eğitim hakkını kullanamadığı bu süreçte 20 Kasım, "Dünya Çocuk Hakları Günü" olarak kutlanmaktadır.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek artan ve kamuoyunda daha fazla yer almaya başlayan çocuk istismarı ve ihmali konusunda farkındalığın ve toplumsal duyarlılığın artırılması amacıyla, yarınlarımız olan çocuklarımızın "20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü"nde ADLİ TIP UZMANLARI DERNEĞİ (ATUD) olarak görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz:
Çocuklara yönelik şiddet, dünyanın her yerinde fiziksel, cinsel, duygusal istismar, ihmal ve ölüm şeklinde yaygın olarak görülmektedir. Unicef ve SHÇEK'in 2010 yılında yayınlanan "Türkiye'de çocuk istismarı ve aile içi şiddet araştırması" raporuna göre; 7-18 yaş grubu çocukların yüzde yirmi beşinin (%25) ihmale maruz kaldığı görülmektedir. Duygusal istismar alanında istenmeyen davranışlara maruz kalma her iki çocuktan biri için gerçekleşmektedir. Fiziksel istismara maruz kaldığını belirtenlerin oranı yüzde kırk beştir (%45). Çocukların yüzde üçünün (%3), son bir yıl içinde izlemek ya da bakmak istemediği halde cinsel içerikli bir film izlettirildiği ve/veya istemediği halde cinsel içerikli bir davranışa maruz kaldığı belirtilmektedir.
Ülkemizde cinsel saldırıya uğramış kişiler üzerinde yapılan çeşitli çalışmalarda, çocuk olguların tüm cinsel saldırılar içerisindeki oranının %77.4 ile %84.3 arasında olduğu saptanmıştır. Çocukların istismarı, özellikle de cinsel istismar, yargıya çok az yansımakta ve saptanan sayılar ancak buzdağının görünen kısmını oluşturmaktadır.
Çocuk istismarı konusunda bazı gerçekler vardır: İstismar konusunda hikaye uyduran çocuklar çok azdır. İstismar sonucunda çocukta kısa ve uzun erimli önemli fiziksel ve duygusal etkiler ortaya çıkmaktadır. Çocukların görünüş ya da davranışı istismara neden olmaz. Çocuğu fiziksel, duygusal ve/veya cinsel istismar eden kişiler %80-95 çocuğun tanıdığı kişilerdir. İstismarın gerçekleştiği mekanlar %80-85 çocuğun çevresinde ve bildiği ev, okul, iş yeri gibi yerlerde gerçekleşmektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü'ne göre (ILO), dünya  üzerinde  5  ile  14  yaş arasındaki çalışan çocuk sayısı  100  milyonu  aşmaktadır. Türkiye'de 16.5 milyon çocuğun % 84,7'si bir okula devam ederken, 1 milyonu değişik sektörlerde işçi olarak çalışmaktadır. Çalışan çocukların %68,5'i öğrenimine devam edememektedir.
1. Sözleşme gereği olarak Türk Ceza Yasası ve Ceza Muhakemesi Yasası başta olmak üzere ilgili yasalarda gerekli düzenlemeler çocuğun yüksek yararı doğrultusunda hızla hayata geçirilmelidir.
2. Devlet, çocukların sağlıklı ruhsal gelişimlerini sağlayacak bir aile ve yaşam ortamını sağlamak, bunu engelleyen sosyal, kültürel ve ekonomik koşulları ortadan kaldırmak, buna yönelik çocuk politikaları geliştirmeye katkıda bulunmak, elverişsiz koşullarda yaşamını sürdürmek zorunda kalan çocukların istismar kurbanı olmalarını önlemek, gereğinde onları koruma altına almak ve rehabilite etmek, bunun yanında çocukların ve erişkinlerin sağlık sisteminden tamamen ücretsiz yararlanmalarını sağlayan ve kolaylaştıran koruyucu sağlık uygulamalarını geliştirmek için gereken yasal ve idari düzenlemeleri yapmak zorundadır.
3. Başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devlet, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi konularının, ilköğrenim ve lise eğitim-öğretim müfredatında yer almasını sağlamalıdır. Öğretmenler, çocuk istismarı ile savaşma konusunda detaylı bir şekilde eğitilmelidir.
4. Avrupa Birliği'ne girmeye çalışan Türkiye'de bu normlara uygun olarak, çocuk işçiliğinde yaş sınırı getirilmeli ve çocukların eğitim hakkından yararlandırılması sağlanmalıdır.
Devletin ilgili tüm kurum ve kuruluşları, yarınımız olan çocukların istismarsız; eğitim ve sağlık hakkından mahrum olmadığı bir ortamda yaşaması için üzerine düşen görevleri yerine getirmelidir.
Adli Tıp Uzmanları Derneği olarak her türlü çalışmaya katkı sunmaya hazır olduğumuzu bir kez daha belirtmek isteriz.
Çocuk Hakları Günü Tüm Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına KUTLU OLSUN.

BASIN AÇIKLAMASI...

Son günlerde N.Ç. vakası nedeniyle kamuoyu vicdanında derin bir yara açılmıştır. Adli Tıp Uzmanları Derneği,Türkiye Psikiyatri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği olarak bu konudaki görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşırız.
13 yaşındaki mağdure N.Ç. 2 kişi tarafından 26 kişiyle fuhuşa zorlanmıştır. Yasal süreçte yerel mahkeme, N.Ç.’nin iki kişinin kendisini pazarlamasına rızası olduğuna ve yine kendi rızasıyla 26 kişi ile cinsel ilişki kurduğuna karar vermiştir. Yerel mahkeme kararında, İstanbul Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu’nun raporuna atıf yaparak, “Mağdurenin 2002 yılı Temmuz ayında 15 yaşı içerisinde olup 15 yaşını bitirmediği, mağduresi olduğu olayın ahlaki radaetini müdrik (ahlaki kötülüğünün farkında olduğu) olduğu” ve N.Ç’nin “Olaya ruhsal yönden mukavemete muktedir olduğu, beyanlarına itibar edilmemesi için bir neden olmadığı” belirtilmektedir. Buradan yola çıkılarak “Küçük kızın kendi iradesiyle para kazanmak amacıyla sanıklarla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır” denilerek sanıkların mağdureye karşı kullandıkları maddi veya manevi bir cebir unsurunun bulunmaması nedeniyle cezanın alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği belirtilmektedir. Dava Yargıtay’da değerlendirilmiş ve “Yapılan yargılama sonunda sanıkların üzerine atılı fiillerin suç tarihlerinin yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden önce olması sebebiyle her iki yasanın karşılaştırılması sonucunda eski Türk Ceza Kanunu hükümlerinin uygulanmasında kanuni bir zorunluluk olduğuna karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nce yerel mahkemece verilen kararların bir kısmının onanmasına, bir kısmının ise çeşitli hukukî sebeplerle bozulmasına karar verilmiştir. Sonuç olarak; 13 yaşındaki N.Ç’nin kendi rızasıyla para karşılığı bedenini pazarladığı yönünde bir hukuksal yargıya varılmıştır. 2002’de başlayan bu davanın sonuçlanması 9 yıl sürmüştür.
13 yaşındaki bir çocuğun “kendi rızasıyla” 26 kişi ile cinsel birliktelik kurması ve bu rızanın geçerli olduğuna karar verilmesi gerek tıbbi gerekse ulusal ve uluslararası hukuk açısından kabul edilemez. 13 yaşındaki bir çocuğun bu gibi bir konuda bu fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olduğunu söylemek yeni TCK’da göz önüne alındığında adli psikiyatrik değerlendirmenin temel esaslarına uymamaktadır. Yargıtay kararındaki temel sorun; olayın 2002 yılında olması nedeniyle değerlendirmenin Yeni TCK’nın uygulanamaması ve eski TCK’ya göre karar verilmesinden değil, N.Ç.’nin 26 kişiyle “rızasıyla” birlikte olduğu yorumunun yapılmasından ve cezaların buna göre alt sınırdan verilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu karar 13 yaşında fuhuşa zorlanan çocukların kendi rızalarıyla bu kişilerle birlikte olabilecekleri gibi dramatik bir sonuca yol açabilir.
Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi” 10.09.2011 tarihinde 28050 sayı ile Resmi Gazetede yayınlanmıştır.  Bu kapsamda; "çocuk fuhuşu" ifadesi; ödeme olarak para veya herhangi bir ücret ya da bedel verilmesi veya vaat edilmesi karşılığında, bu ödemenin, vaadin veya bedelin çocuğa mı yoksa üçüncü bir kişiye mi yapıldığına bakılmaksızın, bir çocuğu cinsel faaliyetler için kullanma eylemi anlamına gelir” denilmektedir. Bir çocuğu fuhuş için işe almak veya bir çocuğun fuhuşa katılmasına neden olmak; bir çocuğu fuhuş için zorlamak veya bu amaçla, bir çocuk üzerinden kazanç sağlamak veya çocuğu istismar etmek; çocuk fuhuşuna başvurmak bu kapsamda yer almaktadır. Sözleşme, Devletlerden bu suçları işleyenler ile mücadele için etkin yaptırımlar getirilmesini öngörmektedir. Bir yandan cezaların caydırıcı olması istenmekte, diğer yandan da bu suçu kim ve nerede işlerse işlesin devlete yargılama yetkisi veren bir yasal düzenleme yapılması istenmektedir. Yani söz konusu sözleşme, bu eylemlerin cezasız kalmasını önleyecek her tür tedbirin alınmasını istemektedir.
Yine ülkemizin imzaladığı “Çocuk Hakları Sözleşmesi” de 18 yaşını doldurmamış her bireyi çocuk saymaktadır. Türk Ceza Kanunu 103’maddesi kapsamında yapılacak değişiklik ile 18 yaşın altındaki her çocuğun çocuk fuhuşu ve cinsel saldırı eylemlerinden rızasına bakılmaksızın korunmasını sağlayacak bir düzenleme kabul edilmelidir.
Ancak böyle bir düzenlemenin de yetmeyeceğini görmek gerekir. Bu tür davaların; davalardaki gecikmeler, bilirkişi incelemelerinin gecikmesi, uzman olmayan bilirkişilere başvurulması nedeniyle hatalı değerlendirmeler, adli süreçte fail ile mağdurun yüzleştirilmesi gibi pek çok sorunu bulunmaktadır. Risk altındaki çocuklarımızın cinsel taciz ve tecavüz suçları karşısında korunmasını sağlayacak önlemler bu tür yargılamalar ve kararlarla boşa çıkarılmaktadır. Yargı süreci etkili ve sonuç alıcı şekilde işlerlik kazanmadıkça adalet duygusu ve vicdanlar yaralanmaya devam edecektir. Yargı makamlarının, cinsel istismarda bulunanın (saldırganların) haklarına odaklandıkları kadar, cinsel istismara uğrayanın (mağdurun) haklarını korumaya da odaklanma görev ve sorumlulukları vardır. Yargı makamları tecavüzcülerle ataerkil ortaklık kurmayı sürdüren kararlar verdiği sürece, yapılan yasa değişiklikleri kadınları ve çocukları korumayı sağlayamayacaktır.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye ilk imza atan ülkelerden biridir. Sözleşmede; “Bu sözleşmeye taraf devletlerin, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, cinsel saldırı dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar. Taraf devletler, çocuğu, her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi verirler” denilmektedir.
Adli Tıp Uzmanları Derneği, Türkiye Psikiyatri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği olarak; 
        1. “Çocuk Hakları Sözleşmesi” ve “Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi”ni imzalayan ülkemizin artık sözleşme gereği Türk Ceza Yasası ve Ceza Muhakemesi Yasası başta olmak üzere ilgili yasalarda gerekli düzenlemeleri çocuğun yüksek yararı doğrultusunda hızla hayata geçirilmelidir.
2. Tüm yönleriyle çocuk istismarı ve yarattığı ruhsal sonuçlar toplumun ve ülkeyi yönetenlerin sürekli olarak önemli gündem maddelerinden birisi olmalıdır. Devlet, çocukların sağlıklı ruhsal gelişimlerini sağlayacak bir aile ve yaşam ortamı sağlamak, bunu engelleyen sosyal, kültürel ve ekonomik koşulları ortadan kaldırmak, buna yönelik çocuk politikaları geliştirmeye katkıda bulunmak, elverişsiz koşullarda yaşamını sürdürmek zorundan kalan çocukların istismar kurbanı olmalarını önlemek, gereğinde onları koruma altına almak ve rehabilite etmek, bunun yanında çocukların ve erişkinlerin sağlık sisteminden tamamen ücretsiz yararlanmalarını sağlayan ve kolaylaştıran koruyucu sağlık uygulamalarını geliştirmek için gereken yasal ve idari düzenlemeleri yapmak zorundadır. Bunun için devletin ilgili tüm kurum ve kuruluşlarına, meslek örgütlerine, uzmanlık derneklerine, sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görev ve sorumluluklar düşmekte ve sorunun çözümünde aktif rol alması gerekmektedir.
SONUÇ OLARAK; ÇOCUKLARIN  CİNSEL İSTİSMARA UĞRAMASINI ÖNLEMEK DEVLETİN TEMEL GÖREVİDİR. Adli Tıp Uzmanları Derneği, Türkiye Psikiyatri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği; bu önemli konuda kamuoyunu ve devletin ilgili kurumlarını bilgilendirme, bilinçlendirme ve duyarlı kılma konusunda üzerine düşen görevleri yerine getirmeye hazırdır. Tüm kamu kurumlarını ve ilişkili sivil toplum örgütlerini çocuk haklarının korunması ve iyileştirilmesi için göreve çağırmaktadır.
ADLİ TIP UZMANLARI DERNEĞİ YÖNETİM KURULU
TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ YÖNETİM KURULU
TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ YÖNETİM KURULU