28 Mayıs 2012 Pazartesi

T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET DENETLEME KURULU, ADLİ TIP KURUMU DENETLEME RAPORU 2010...

T.C. 
CUMHURBAŞKANLIĞI 
Devlet Denetleme Kurulu


DENETLEME RAPORU


Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın 2007, 2008 ve 2009 Yıllarına Ait 
Faaliyet ve İşlemlerinin Denetimi ile Adli Tıp Kurumu Hizmetlerinin 
Etkin ve Verimli Şekilde Yürütülmesinin ve Geliştirilmesinin 
Sağlanması 


Tarihi   : 01/07/2010 
Sayısı    : 2010/12
8

TESPİT VE ÖNERİ 13 - Kurum bünyesindeki bazı laboratuvarların akredite edilmesine 
dönük çalışmalar başlatılmış olmasına rağmen, henüz  bu süreç tamamlanamamıştır. Kalite 
yönetim sisteminin bir bütün olarak hayata geçirilebilmesini teminen, akreditasyon 
çalışmalarının bütün birimleri kapsayacak şekilde genişletilmesi ve mevzuatın da bu 
çalışmaların alt yapısını oluşturacak şekilde yenilenmesi gerekmektedir.
 
TESPİT VE ÖNERİ 14 - Mevcut durum itibarıyla, mahallinde yapılan otopsilerin önemli 
bir kısmına adli tıp uzmanları katılamamakta; pratisyen hekimler ve/veya bu alanda yeterli 
deneyime sahip olmayan uzmanlar tarafından yürütülmekte olan otopsi işlemleri ise sağlıklı 
sonuçlar alınmasına imkân vermemektedir. Ayrıca, ilgili Kanun hükümleri uyarınca otopsi 
işleminin mutlaka Cumhuriyet savcıları nezaretinde yürütülmesi ve cesedin durumu elverdiği 
takdirde otopsilerin mutlaka üç boşluğun açılması suretiyle yapılması gerekmekte olmasına 
rağmen, uygulamada bu hükümlere tam olarak riayet edilmediği anlaşılmaktadır. Adalet 
Bakanlığı’nın Adli Tıp Kurumu ile birlikte hareket etmek suretiyle, belirtilen hususlarda alınacak 
tedbirleri belirleyip hayata geçirmesi icap etmektedir.  

Adli Tıp Kurumu merkezinde yürütülen otopsi işlemleri bakımından ise; temel olarak iş 
yükünün ağırlığı, adli tıp uzmanlarının merkez ve taşra teşkilatında yer alan birimler arasında 
dengeli şekilde dağıtılmamış olması, taşra birimlerinin yeterli donanıma sahip kılınmamış 
olması, fiziki imkânların yetersizliği ve yardımcı  personelin (otopsi teknisyen yardımcıları) 
eğitimsizliği gibi nedenlerden kaynaklanan sorunlar mevcut olup; bütün bu sorunların yapılacak 
etkili bir planlama çerçevesinde çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

TESPİT VE ÖNERİ 15 -  Adli Tıp Kurumu’na gelen işlerin çok önemli bir kısmı, evrak 
eksikliği, ilgili kişinin muayene için gönderilmemiş olması gibi nedenlerle rapora 
bağlanamamakta ve dosyalar, müzekkere düzenlenmek suretiyle (eksikliklerin giderilmesini 
teminen) ilgili adli mercie iade edilmektedir. Bu durum, bir yandan yargılama sürecinin 
uzamasına bir yandan da (aynı dosyanın tekrar tekrar gelmekte olması nedeniyle) Kurum’un iş 
yükünün artmasına sebebiyet vermektedir.  

Özellikle ihtisas kurulları ile Fizik İhtisas Dairesi için geçerli olan bu sorunun ortaya 
çıkmasına sebebiyet veren en önemli neden, incelenmek üzere Kurum’a gönderilecek dosyalarda 
bulunması gereken bilgi ve belgelerin eksikliğidir. Anılan sorunun ortadan kaldırılabilmesi için 
adli mercilerde görev yapan personelin konu hakkında bilgilendirilmesini temin edecek hizmet 
içi eğitim programları düzenlenmesi gerekli ise de bunun yeterli olmayacağı 
değerlendirilmektedir. Bu nedenle, Adli Tıp Kurumu tarafından, incelenmek üzere bu Kurum’a 
gönderilecek dosyalarda hangi bilgi ve belgelerin bulunmasının gerekli olduğunun vaka türleri 
itibarıyla tespit edilmesi ve bu bilgileri içeren bir “uygulama rehberi” hazırlanması 
gerekmektedir. Bu rehberin UYAP sistemine entegre edilmesi ve sisteme bazı kontrol 
mekanizmaları ilave edilmek suretiyle, rehberde öngörülen bilgi ve belgeleri ihtiva etmeyen 
dosyaların Kurum’a intikal ettirilmesinin önüne geçilmesi de mümkün olup; sorunun çözülmesi 
bakımından bu yöntemin de büyük faydalar sağlayacağı düşünülmektedir. 

TESPİT VE ÖNERİ 16 -  Türk Ceza Kanunu’nun değişmesinin ardından cinsel suç
mağdurlarının Adli Tıp Kurumu’na gönderilerek bunların ruh sağlıklarının eylem nedeniyle 
bozulmuş olup olmadığının tespitine dair dosyaların sayısında ciddi bir artış ortaya çıkmış 
durumdadır. Bu hususa ilişkin olarak Kanun’da yer verilen hükümde, ilgilinin beden veya ruh 
sağlığının bozulması durumu nitelikli hâl olarak kabul edilmiş ve verilecek cezanın alt sınırı 
oldukça yükseltilmiştir. Ancak, mevcut durum itibarıyla ruh sağlığının bozulması ibaresi ile 
neyin kastedildiği (dolayısıyla söz konusu hükümlerin nasıl uygulanacağı) konusunda, konunun 
uzmanları arasında tam bir görüş birliğine varılamamıştır.  

Bunun da ötesinde, anılan hükümler üzerinde var olan  görüş ayrılıklarının giderilmesi 
durumunda dahi, Kanun’un mevcut hâliyle devam etmesi durumunda, mahiyeti itibarıyla daha 
hafif nitelikli eylemlerin daha ağır şekilde tecziye edilmesi ya da aynı niteliğe sahip eylemlerden 
birisine, diğerine nazaran daha az ceza verilmesi gibi sonuçların ortaya çıkması kuvvetle 
muhtemel görülmekte ve adaletin tam anlamıyla tesisi noktasında sorunlar yaşanacağı 
değerlendirilmektedir. Bu itibarla, mağdurun ruh sağlığında bozulma oluşup oluşmadığı 
mevzuunun “nitelikli hâller” arasından çıkarılması ve cezanın üst sınırının yükseltilmesi yoluyla, 
davaya bakacak olan hâkime, işlenen suçun niteliği ve işleniş biçimini değerlendirmek suretiyle 
uygun göreceği cezayı vermek konusunda daha geniş bir takdir alanı bırakılmasının uygun 
olacağı düşünülmektedir. 
 
Öte yandan, bu tür davalarla ilgili süreçlerin çok uzamakta olması ve bu esnada mağdur 
kişilerin birden çok kere muayene edilmek durumunda kalmaları, söz konusu kişilerin ruhsal 
bakımdan daha da yıpranmalarına neden olabilmektedir.  Mevcut sistem ayrıca, delillerin 
toplanması ve değerlendirilmesi noktasında da ciddi problemler ihtiva etmektedir. Bütün bu 
sorunların giderilebilmesini teminen, mağdur kişilerin bir kere muayene edilip, adli sürecin 
bunlar açısından sonlandırılmasına ve ihtiyaç duydukları psikolojik ve tıbbi desteğin 
sunulabilmesine imkân verecek “Cinsel Saldırı Muayene/Değerlendirme Merkezi” gibi birimlerin 
ülke geneline yaygın şekilde ihdas edilmesi gerekmektedir.  

Ayrıca, Adli Tıp Kurumu Altıncı İhtisas Kurulu’nun mevcut personel sayısı ile bu alandaki 
ihtiyacın makul sürelerde karşılanması mümkün görülmemektedir. Bu durum hâlihazırda bu 
Kurul’u ciddi bir iş birikimiyle karşı karşıya bırakmış olup; birikmiş işlerin tamamlanması ve 
süreçlerin makul sürelerde sonuçlandırılabilmesini teminen, anılan Kurul’un personel yönünden 
takviye edilmesi ve/veya başka yerlerde de bu Kurul ile aynı fonksiyonları üstlenecek yeni 
birimler (İhtisas Kurulları) oluşturulması gerekmektedir.


DEVAM EDECEK...

Sezaryen ve Kürtaj Cinayet Değildir…


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz gün yaptığı “sezaryen ve kürtaj cinayettir”  açıklamasının ardından konunun bilimsel boyutunu değerlendirmek üzer İstanbul Tabip Odası ve ilgili uzmanlık dernekleri bugün İstanbul Tabip Odası’nda bir basın açıklaması düzenledi.
Açıklamaya, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum AD Eski Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Erez, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği İstanbul Şube Başkanı Prof. Dr. Atıl Yüksel, yanı sıra Dernek üyeleri Dr. Faruk Buyru, Dr. Hasan Fehmi Yazıcıoğlu ve Türk Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Fuat Demir katıldı.
İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sezaryen ve kürtaj ile ilgili yaptığı açıklama sonrasında İstanbul Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği olarak kamuoyunu bilgilendirici açıklamalarda bulunduklarını fakat tartışmaların devam etmesi üzerine daha geniş katılımlı bir basın açıklaması yapılmasının gerekli bulduklarını ifade etti.
Hazırlana basın açıklaması metni Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği İstanbul Şube Başkanı Prof. Dr. Atıl Yüksel tarafından okundu.
Açıklamada,  Türkiye’de sezaryen ile doğum oranın yüksek olduğunu ve düşürülmesi gerektiğini söyleyen Dr. Yüksel,  sezaryenin bir tıbbi müdahale olduğu ve cinayet olarak tanımlanamayacağını belirtti. Açıklamada, "Tıp dışı çevrelerin sezaryen oranlarındaki artışı sorgulama ve eleştirme haklarını kabul etsek de, başbakan ya da bir başka siyasetçinin sezaryeni bir cinayet olarak tanımlamasını çok yadırgıyoruz. Sezaryeni yapan hekimlerin de cani olmasını gerekli kılan bu tanımlamayı kınıyor ve bir dil sürçmesi olmasını diliyoruz” ifadelerine yer verildi.
Kürtajın bir cinayet olarak tanımlanmasından duyulan rahatsızlık da dile getirilerek,"Bu güne kadar binlerce vatandaşımız, sosyal ve ekonomik açıdan uygun durumda değillerken oluşmaya başlayan gebeliklerine, yasaların onlara verdiği hakka dayanarak ve kendi istekleri ile son verdirmişlerdir. Yurttaşlarımız bu hakka kavuşmadan önce, yani kürtaj yasakken istenmeyen gebeliklerin, şimdiki gibi hastanelerde ve gerekli sağlık koşullarına sahip yerlerde değil, köşede bucakta, bilgisiz kimseler tarafından rahime olmadık maddeler sokularak sonlandırılmakta olduğunu ve bu tür girişimlerin sıkça anne ölümleri ile sonuçlandığını hatırlatmak isteriz” denildi.
28.05.2012

BASIN AÇIKLAMASI

Sayın Başbakan, 25 Mayıs 2012 tarihindeki Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin Uluslararası Parlamenterler Konferansında sezaryen ile doğumlara yönelik ve insanların kürtaj haklarını hedef alan şu sözleri söyledi:
"Türkiye olarak, çocuklar konusunda da büyük bir hassasiyet içindeyiz. Çocukları çok seviyorum. Ben ülkemde en az üç çocuk istiyorum. Çünkü genç dinamik bir nüfusa ihtiyacımız olduğunu biliyorum ve bu çalışmayı sürdürüyoruz. …Şunu da açıkça söylüyorum, sezaryenle ilgili doğumlara karşı olan bir başbakanım ve bunu bir cinayet olarak görüyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna karşı çok daha duyarlı olmaya mecburuz. Buna karşı el birliği içinde olmak zorundayız."
Sayın Başbakan, 26 Mayıs 2012 tarihindeki AKP Genel Merkez Kadın Kolları 3. Olağan kongresinde ise şu sözleri söyledi:
“Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir Başbakanım. Bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum ve bunun bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Bunun bir taraftan da kendilerine mali kaynak teşkil edilmesi için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Bununla bir ülkenin nüfusu bir yerde donduruluyor. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum. Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz, Uludere diyorsunuz; her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin, doğumdan sonra öldürmekten ne farkı var, soruyorum sizlere”
Tıp eğitimi görmüş, ülkemizin sağlığı ile ilgili konuları zaman zaman değil sürekli olarak ana konumuz olarak benimsemiş kimseler olarak, Sayın Başbakanın yukarıdaki sözleri ile ilgili olarak aşağıdaki saptamaları yapmak istiyoruz.
Sezaryen oranlarındaki artış
Tüm Dünya’da ve Türkiye’de sezaryen oranlarında artış görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nun önerdiği %15‘lik sezaryen oranları hemen hiç bir ülkede tutturulamamakta ve artış sürmektedir. OECD’nin 2009 yılı sağlık raporunda, OECD ülkeleri arasında ortalama sezaryen oranı %25.7 olarak bildirilmiştir. Türkiye, İtalya ve Meksika ile birlikte OECD içerisinde en yüksek sezaryen oranlarına sahip ülkeler arasındadır (%40 ve üstü). Bu ülkeleri %33’lük oranlarla ABD ve Kore izlemektedir.
Sezaryen, tıbbi gereklilik halinde anne ve bebek yaşamını kurtarıcı bir operasyondur. Dünya’da artan sezaryen oranları; doğumla ilgili mediko-legal sorunlar, ilerlemiş anne yaşı, doğum korkusu, anne isteği, makat gelişleri v.b. gibi nedenlerle ilişkilendirilmektedir ki, Türkiye’deki durum da buna benzerdir. Tıbbi gereklilik dışında sezaryen oranlarının azaltılması için tüm dünyada çalışmalar sürmektedir. Bu çabalara karşın, anne isteği ile sezaryen yapılması pekçok batı ülkesinde yasal olarak uygulanagelmektedir.
Türkiye’de ortalama sezaryen oranları yüksektir ve düşürülmesi için önlemler alınması gerekmektedir. TJOD, sezaryen oranlarının artış nedenleri ve düşürme stratejileri ile ilgili olarak iki yıl önce Sağlık Bakanlığı ile ortak bir çalışma yapmış ve önerilerini sunmuştur. Bu öneriler arasında, ebe doğumlarının arttırılması, gebe okullarının yaygınlaştırılması, medya kampanyaları, ağrısız doğumun yaygınlaştırılması ve hekimin malpraktis korkusunun azaltılmasına yönelik çalışmalar vardır. Bu çalışmaların sonucunda zaman içerisinde bir düşüşün gerçekleşebileceği öngörülmüş ve 2013 yılı için %35 oranı hedeflenmiştir.
Sezaryen oranlarını düşürmeye çalışmak önemli olmakla beraber, bunu gerçekleştirmeye yönelik uygulamaların hasta hakları ile hekimin hukuki sorumluluğunu ihlal etmemesini sağlamak ta önemlidir. Hekimi ve kurumları cezalandırmaya yönelik uygulamaların ise bir yarar sağlamayacağı açıktır.
Bugün tüm dünya, yüksek sezaryen oranlarını tartışmakta ve çözümler aramaktadır. Sorun yalnızca ülkemize özgü olmayıp, bir insan hakkı olan “üreme hakkı” ile de yakından ilişkilidir.
İstanbul Tabip Odası, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği, Türkiye Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği, Türk Jinekolojik Onkoloji Derneği, Türk Perinatoloji Derneği, Türk Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Derneği, Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği, Üreme Tıbbı Derneği ve Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği İstanbul Şubesi ülkemizde sezaryen oranlarının yüksek olduğunu ve düşürülmesi gerektiğini kabul etmektedirler. Ancak, bu kabul camiamızı hayretler içinde bırakan “sezaryeni bir cinayet olarak görüyorum” cümleciğini kabul etmek anlamına gelmemektedir. Sezaryen bir tıbbi müdahale olup, cinayet olarak tanımlanamaz. Tıp dışı çevrelerin sezaryen oranlarındaki artışı sorgulama ve eleştirme haklarını kabul etsek de, başbakan ya da bir başka siyasetçinin sezaryeni bir cinayet olarak tanımlamasını çok yadırgıyoruz. Sezaryeni yapan hekimlerin de cani olmasını gerekli kılan bu tanımlamayı kınıyor ve bir dil sürçmesi olmasını diliyoruz.
Kürtaj
İstenmeyen gebeliklerin güvenli koşullarda sonlandırılması ve bu nedenle gelişen anne ölümlerinin engellenmesi, Birleşmiş Milletler’in Binyıl Amaçları (Millennium Goals) içerisindedir. Dünya’da her yıl 46 milyon kadın düşük yapmakta ve bunların % 49’u güvenli olmayan koşullarda gerçekleşmektedir. Güvenli olmayan düşükler yüzünden gerçekleşen ölümlerin %95’i Afrika ve Asya’da, %4’ü Latin Amerika’da görülmektedir ki, bu ülkelerde isteğe bağlı düşük yasalarla kısıtlanmıştır. İsteğe bağlı düşüklerin kısıtlanmadığı dünyanın gelişmiş bölgelerinde, düşüğe bağlı anne ölümleri tüm anne ölümlerinin % 1 i civarındayken, düşüğün kısıtlandığı ülkelerde, bu oranların daha yüksek olduğu görülmektedir.
Ülkemizdeki hukuki durum ve üreme hakkı:
Ülkemizde isteğe bağlı düşük uygulamaları, 1983 yılında kabul edilen “Nüfus Planlaması Kanunu” na göre yapılmaktadır. Bu kanuna göre, ülkemizde 10 haftaya kadar olan gebelikler isteğe bağlı olarak sonlandırılabilmekte, 10 haftadan sonraki gebeliklerde ise, anne hayatını tehdit eden durumlar ya da bebeğin ciddi ve yaşamsal anomalilerinde, hekimlerin alternatif sunması ve ailelerin onayıyla gebelikler sonlandırılabilmektedir.  Bu kanun sonrası, güvenli olmayan ortamlarda yapılan düşükler azalmış ve anne ölüm oranlarında anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Türkiye’deki tüm uygulamalar bu kanun çerçevesinde yapılmaktadır.
2004 yılında Kahire’de yapılan International Conference on Population and Development (ICPD) toplantısında, üreme hakkı “ insanların üreme ve bunu ne zaman ve ne sıklıkla yapabileceğinin kararını verme hakkına sahip olduğu” şeklinde tanımlanmıştır. Yine aile planlaması yöntemleri konusunda bilgilenme, bu yöntemlere kolay, ucuz olarak ulaşım da bu hak içerisinde vurgulanmıştır. Türkiye’nin aktif olarak rol aldığı toplantı sonrası alınan kararlar onaylanmış ve Sağlık Bakanlığımız aktiviteler planlamış ve bunları Ulusal Eylem Planlarına aktararak uygulamaya koymuştur. Türkiye’de uygulanan planlar başarılı olmuş, anne, bebek ve çocuk ölümlerinde dramatik iyileştirmeler sağlanmıştır. Türkiye 2005 Anne Ölümleri araştırmasına göre doğrudan anne ölümlerinin %2.3’ü erken gebelik döneminde gerçekleşmektedir ve uygun olmayan koşullarda düşüğe bağlı anne ölümü istatistiksel olarak önemli bir parametre olmaktan çıkmış çok ender gerçekleşen bir vaka şeklini almıştır
Elbette kürtaj, bir aile planlaması yöntemi değildir. Ülkemiz Kadın Hastalıkları ve Doğum camiasının olgunlaşmış düşüncesi budur. Kürtaj, istenmeyen gebeliklerin önlenemediği ve modern aile planlaması yöntemlerinin uygulanamadığı durumlarda, gebenin ve eşinin isteği ile 10. haftanın altında yasal olarak uygulanan bir girişimdir. Yasalarımızın vatandaşlarımıza hak olarak sunduğu 10 hafta altındaki kürtaj uygulamasının “cinayet” olarak tanımlanmış olmasından duyduğumuz rahatsızlığı dile getiririz. Kürtaj cinayet değildir: Bu güne kadar binlerce vatandaşımız, sosyal ve ekonomik açıdan uygun durumda değillerken oluşmaya başlayan gebeliklerine, yasaların onlara verdiği hakka dayanarak ve kendi istekleri ile son verdirmişlerdir. Yurttaşlarımız bu hakka kavuşmadan önce, yani kürtaj yasakken istenmeyen gebeliklerin, şimdiki gibi hastanelerde ve gerekli sağlık koşullarına sahip yerlerde değil, köşede bucakta, bilgisiz kimseler tarafından rahime olmadık maddeler sokularak sonlandırılmakta olduğunu ve bu tür girişimlerin sıkça anne ölümleri ile sonuçlandığını hatırlatmak isteriz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Türk Tabipleri Birliği-İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Yönetim Kurulu
Türkiye Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği Yönetim Kurulu
Türk Jinekolojik Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu
Türk Perinatoloji Derneği Yönetim Kurulu
Türk Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu
Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği (TSRM) Yönetim Kurulu
Üreme Tıbbı Derneği (ÜTD) Yönetim Kurulu
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği- İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu

Kadınlar Devlete Değil, Kendilerine Aittir Kürtaj Hakkı Kadınların Yaşam Hakkıdır!


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programının uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nın kapanış konuşmasında “Sezaryen ile doğuma karşıyım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum” ifadesi ile ilgili Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu’nun açıklaması.
  
 
KADINLAR DEVLETE DEĞİL, KENDİLERİNE AİTTİR
KÜRTAJ HAKKI KADINLARIN YAŞAM HAKKIDIR!
AKP’nin kadın düşmanlığı politikalarının son göstergesi, kürtaj hakkının budanması girişimi olarak somutlandı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı'nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı kapanış oturumunda yaptığı konuşmada “Sezaryenle doğuma karşıyım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum” dedi. Bununla da yetinmeyerek, “Sezeryan ve kürtaja karşıyım. Bunu söylediğimde bana karşı çıkan basın mensupları, yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz! Ben de diyorum ki, her kürtaj bir Uludere’dir!” diye buyurdu.
Kadınların kaç çocuk doğuracaklarını, nasıl doğuracaklarını belirlemeye kadar varmış olan baskılar, kadın mücadelesinin tüm kazanımlarına uzanacak gibi görünmektedir. Bu açıklama; “en az üç çocuk doğurun, o da yetmez beş çocuk” çağrısıyla kadınları eve kapatmaya yönelik dayatmanın, gerekirse kürtaj yasağı ile ve zor yoluyla uygulanmak istediğinin de göstergesidir.
Failleri hala bulunmamış olan Uludere ile kürtaj arasında benzerlik kurulması, hem Uludere’de yakınlarını kaybetmiş olanların üzüntüsüne aldırmamak, hem de hedef saptırmak anlamını taşımaktadır. Bu iki durum arasında fark görememek mümkün değildir.
Kadınlarla erkeklerin eşit olmadığına inanan, bunu her fırsatta dile getiren iktidarın amacı, kadınları aile içinde ikincil konuma hapsetmek, sermayeye ucuz, güvencesiz işgücü oluşturmak, boğaz tokluğuna çalışacak binlerce işsiz yaratmaktır. Gereğinde savaşa sürülecek askerler olarak hazırlanacak işsizler ordusunun iyi bir eğitim sistemine ihtiyacı olmayacağı, eğitim sistemindeki değişikliklerle ortaya konmuştur.
Tüm dünyada nüfus politikaları ataerkil kapitalist sistemin ihtiyaçlarına uygun biçimde kadın bedenleri üzerinden, kadın cinselliği ve doğurganlığı denetlenerek sürdürülür. Tarih boyunca erkek egemenliğinin tahakküm nesnesi kadın bedeni olmuştur. Kadınların doğurganlıklarını kontrol altına almak, ailede her zaman cinsiyetçi iş bölümü, hiyerarşi ve baskıyı gerekli kılmıştır. Kadınların ev içinde harcadıkları karşılıksız emek, hem erkek egemenliği, hem sermaye açısından gerekli olduğu kadar, doğurganlıklarının kontrolü de nüfus politikalarının vazgeçilmez aracıdır. Nüfusu azaltma veya arttırma politikaları kürtajın yasal olması ya da kısıtlanması politikalarıyla paralellik taşımaktadır.
Uluslararası hukukta tanınmış tüm haklar, kişinin tam ve sağlıklı olarak dünyaya gelmesi ile başlar. Kadınların kendi varlıklarını koruma ve özgürce sürdürme hakkı, potansiyel (henüz oluşmamış) haklara göre daha üstündür.
Kürtaj hakkı; kadınların kendi bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde söz sahibi olmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Gebelikte ve doğumda bedensel riskleri üstlenenler, doğumla birlikte hayatları sonsuza dek değişecek olan kadınlardır. Hamileliğin bedenlerinde sürmesi bir yana, çocuk bakımı da cinsiyetçi iş bölümü gereği karşılıksız bir görev olarak kadınlara verilmiş durumdadır.
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlığın bir hak olmaktan çıkarılıp ücret karşılığı elde edildiği, bireysel bir sorumluluğa dönüştürüldüğü ülkemizde, kadınların sağlık, iş, barınma güvencelerinin yetersizliğini görmezden gelerek kürtaj hakkına kısıtlama getirilmesi hem kadınların, hem bebeğin sağlığını ve geleceğini ataerkil kapitalizmin çıkarları için feda etmek demektir.
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yapılan düzenlemeler, kadınların gebeliği önleme hizmetlerine ulaşmasını ve kürtaj hakkından yararlanmasını güçleştirmektedir. Daha önce bu hizmetlerin verildiği AÇSAP (Aile ve Çocuk Sağlığı Poliklinikleri) ve TSM (Toplum Sağlığı Merkezleri) sayıca azaltılmıştır. Sağlığın ticarileştirilmesi sonucu hastanelerdeki aile planlaması hizmetleri ücretli hale getirilmiştir. Birçok devlet hastanesi ve hatta özel hastanede “isteğe bağlı kürtaj” yasal olduğu halde yapılmamaktadır.
Kürtajın yasal süresi, pek çok ülkede 12 hafta iken Türkiye’de 10 haftadır.  Ne var ki, sağlık kuruluşları fiili olarak kürtajı sekiz haftaya kadar yapmakta ve yasal hak açıkça devletin sağlık hizmetleri kanalı ile ihlal edilmektedir. Uzun süredir fiilen yürürlükte olan kürtaj hakkı gaspının, önümüzdeki süreçte bir yasaklamaya dönüşmesinden endişe duymaktayız.  
Sezaryen ise bir doğum yöntemidir. Doğumun ne yolla yapılacağı annenin ve çocuğun sağlığı göz önünde tutularak planlanır. Bu konuda devletin müdahalesi abesle iştigaldir.  Başbakanın değerlendirmesi ise bilimsel olmaktan uzaktır.
Bugün dünyada her yıl yaklaşık 46 milyon kürtaj yapıldığı, bunun yarısının yasal olamayan kürtajlar olduğunu, bunların üçte ikisinin ise uygun olmayan koşullarda yapıldığını biliyoruz.  Gebeliğe bağlı ölüm oranlarında güvensiz koşullarda yapılan kürtajın etkisi ilk sıradadır.
Suç olan kürtaj değil, kadınların hayatlarını riske atacak tehlikelere zorlamaktır.
Kürtaja sınırlama getirmek, erkek egemenliğinin, AKP’nin muhafazakar politikaları yoluyla ev içinde kadın emeği üzerindeki baskıları arttıracağını, kadınların emeklerine el konmasının yanında, bedenlerine de el konarak kadın düşmanlığını katmerlendireceğini göstermektedir.
Kürtaj hakkı erkeğin /devletin kadın bedeni üzerindeki vesayetinin kaldırılması hakkıdır.
Doğum kontrol yöntemleri pahalıdır, ucuz yöntemler ise, kadınların sağlık hakkını ve yaşama hakkını riske atmaktadır. Bu nedenle, daha yüksek standartlarda doğum kontrol yöntemlerine tüm kadınların ücretsiz ve kolay erişimi sağlanmalıdır.
Kürtajın yasal bir hak, bir seçim özgürlüğü olarak savunulması kadar, sosyal bir hak olarak savunulması da yaşamsaldır. Çünkü kadınlar için özgür, ücretsiz, ulaşılabilir, yasal bir kürtaj hakkı aynı zamanda yaşam hakkıdır. Kadınlar devlete değil, kendilerine aittir!
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
KADIN HEKİMLİK VE KADIN SAĞLIĞI KOLU

SİGARASIZ YAŞAM SEMPOZYUMU...


ŞİDDETİN SOSYAL DİNAMİKLERİNİN ANLAŞILMASI VE ÖNLEYİCİ STRATEJİLERİN GELİŞTİRİLMESİ SEMPOZYUMU (28-29 Haziran 2012) ERZURUM


ŞİDDETİN SOSYAL DİNAMİKLERİNİN ANLAŞILMASI
VE ÖNLEYİCİ STRATEJİLERİN GELİŞTİRİLMESİ SEMPOZYUMU
 (28-29 Haziran 2012)
ERZURUM
Erzurum |
“Şiddet, farklı şekillerde her gün meydana gelmektedir. Bir cinayetin kurbanı olma veya bir yabancının kaçırılması gibi yalnızca başkalarının başına gelen seyrek bir olgu da değildir.  Şiddet, etrafımızda her yerde; evlerimizde, ilişkilerimizde, sinema ve televizyon filmlerinde, çocuklarımızın oynadığı bilgisayar ve video oyunlarında, spor müsabakalarında ve günlük gazetelerde olagelen bir olgudur. Esasen şiddeti nasıl tanımladığımız, onunla nasıl başa çıkacağımıza da karar vermemize yardımcı olacaktır. Günlük yaşamın içinde ve pek çok farklı biçimde oluştuğunun farkına varmamız halinde, şiddetin kendi hayatımız, çocuklarımız, onların gelişimleri ve nihayetinde kendi kültürümüz ve yaşam şeklimiz üzerindeki etkilerini belki daha iyi anlamaya başlayacağız.” 
Daniel J. Flannery
Sadece Türkiye’de değil, Dünyada da sosyal yaşamın hemen her katmanında giderek artma eğilimi gösteren şiddetin önlenmesine yönelik etkin politika ve stratejilerin geliştirilmesinin önem ve aciliyeti izahtan öte bir husustur. Bu nedenle Sempozyumun temel hedefi, şiddetin sosyal dinamiklerinin ele alınması ve karşı politika ve stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olmaktır.
Sonuç bildirgesinde yer alacak çözüm önerilerinin Ülkemiz için gerçekçi, kapsamlı ve kalıcı olabilmesi bakımından, Sempozyumun bilimsel görüşlerin yanında ilgili tüm paydaşların temsilcilerinin görüş ve önerilerine de açık olması esas alınmıştır. Temaları ve katılımcı çeşitliliği itibariyle kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilmesi öngörülen Sempozyumun öncelikli amacı, toplumun tüm kesimlerinin katılımını sağlayarak geniş bir akademisyen ve paydaş kesiminin aynı platformda buluşmasına zemin hazırlamaktır. 
Bu amaca yönelik olarak Sempozyumda akademisyenler, yetkililer, polis, adliye, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör gibi konuya taraf olan kesimlerin temsilcilerinin bir araya getirilmesi planlanmaktadır. Böylece, her bir konu üzerinde uzun ve detaylı tartışmalar yapmak yerine, toplum üzerinde ihtiyaç duyulan farkındalık düzeyine ulaşılmasının sağlanması ve tüm problemli alanları kavrayabilecek etkin politika alternatifleri ile çözüm önerilerinin üretilmesi hedeflenmektedir.
Bu itibarla Sempozyum sırasında, akademik bildirilerin, örnek uygulama modellerinin ve Sempozyum temaları kapsamındaki tüm görüş ve önerilerin yazılı, sözlü veya görsel olarak paylaşılabilmesi için gerekli olan her türlü düzenlemenin yapılması, sonrasında ise yapılan sunuların editörlü kitap halinde yayımlanması planlanmaktadır.
Bilgi değişimi ve örnek uygulamaların etkin bir şekilde ortaya çıkarılabilmesi bakımından hem AB ülkelerinden hem de dünyanın çeşitli yerlerinden akademisyen ve uzmanların da davet edildiği Sempozyumun çıktıları akademik platformlar, medya ve diğer kanallar yoluyla yerel, ulusal ve uluslararası arenada paylaşılacaktır.

Sempozyum Temaları

 
  • ŞİDDETİN SOSYAL DİNAMİKLERİ (Kültür, Aile, Çevre, Sosyo-Ekonomik Şartlar)
  • BIÇAĞA DAYALI ŞİDDET
  • GENÇLİK VE ŞİDDET
  • KADIN VE ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDET VE KÖTÜ MUAMELE
  • EĞİTİM VE ÖĞRETİM KURUMLARINDA ŞİDDET
  • SAĞLIK ÇALIŞANLARINA YÖNELİK ŞİDDET
  • GÖZALTI VE CEZAEVLERİNDE UYGULANAN ŞİDDET
  • ŞIDDETLE MÜCADELEDE MEDYANIN ROLÜ
  • SİYASAL ŞİDDET
  • SPORDA ŞİDDET
  • ŞİDDET VE RUH SAĞLIĞI
  • ŞİDDET VE MAĞDURLAR
  • ŞİDDET İÇEREN SUÇLARA MÜDAHALE YÖNTEMLERİNİN GELİŞTİRİLMESİ
  • ÖNLEYİCİ POLİTİKA VE STRATEJİLERİN GELİŞTİRİLMESİ
    • Yasal Reform
    • Sosyal Politikalar
    • Kurumların Rolü ve Kurumlar arası İşbirliği
    • İdari Yaptırımların Rolü ve Erzurum Örneği
    • Şiddet Suçlarına Müdahale Yöntemlerinin Geliştirilmesi
    • Şiddet Suçlarında Polisiye Önlemler
    • Gençlik, Aile ve Toplum için Eğitim Programlarının Geliştirilmesi
  • http://erzurum.pol.tr/sempozyum/?page_id=181


ÇOCUK İHMALİ VE İSTİSMARI PANELİ...


25 Mayıs 2012 Cuma

T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET DENETLEME KURULU, ADLİ TIP KURUMU DENETLEME RAPORU 2010...

T.C. 
CUMHURBAŞKANLIĞI 
Devlet Denetleme Kurulu


DENETLEME RAPORU


Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın 2007, 2008 ve 2009 Yıllarına Ait 
Faaliyet ve İşlemlerinin Denetimi ile Adli Tıp Kurumu Hizmetlerinin 
Etkin ve Verimli Şekilde Yürütülmesinin ve Geliştirilmesinin 
Sağlanması 


Tarihi   : 01/07/2010 
Sayısı    : 2010/12
7

...
TESPİT VE ÖNERİ 9 -  Ülkemizde adli bilimler alanında Adli Tıp Kurumu ile birlikte 
faaliyet yürüten çok sayıda birim mevcuttur. Ancak,  adli tıp alanına dair işlerin önemli bir 
kısmının üniversiteler ve sağlık kuruluşları bünyesinde incelenmesi mümkün olmasına rağmen, 
vakalar büyük ölçüde Adli Tıp Kurumu’na yönlendirilmekte olup; bu durumun mevcut hukuk 
sistemimizin yapısı ile birlikte bu alanda faaliyet yürütme potansiyeline sahip diğer birimlerin 
yetkinlik düzeylerinin saptanmasına dair bir sistemin yokluğu ve/veya var olan prosedürlerin 
(üniversiteler açısından 2547 sayılı Kanun’un 38 inci maddesi) işletilmemekte/işletilememekte 
olmasından ve birimler arasında koordinasyonu sağlayacak bir kurumsal yapının 
bulunmayışından kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Anılan sorunların çözümü için öncelikle, yukarıda yer verilen “Ulusal Adli Bilimler Konseyi” modelinin (ulusal ölçekli bir adli bilimler 
politikasının belirlenmesi, adli tıp alanında faaliyet yürütecek birimlerin sahip olması gereken niteliklerin belirlenmesi ve bu niteliklere sahip olduğu anlaşılan birimlerin akredite edilmesi, birimler arası koordinasyonun sağlanması, muayene prosedürlerinin ve değerlendirme kriterlerinin standardize edilmesi gibi alanlarda görev üstlenmek üzere) mevcut yapıya entegre edilmesi gerekmektedir.  

Bununla birlikte, Adli Tıp Kurumu’nun diğer kurumlarca verilen raporların itiraza konu olması ya da yetersiz bulunması durumunda müracaat edilecek “nihai inceleme mercii” olarak tayin edilmesi ve buradan görüş talep edilmesinin öncesinde, bu hizmeti verebilecek kapasiteye sahip olduğu belirtilen yöntemle tespit edilmiş olan birimlere başvurulmasının zorunlu 
kılınması uygun olacaktır. Ayrıca, bilirkişi raporlarının yetersiz bulunmasına dair olarak adli merciler tarafından (itirazlar dolayısıyla ya da re’sen) verilen kararların da mutlak surette açık, somut ve anlaşılır gerekçelere dayandırılmasının zorunlu kılınması ve bunun işleyebilmesini temin edecek bazı tedbirlerin alınması icap etmektedir.  

Öte yandan, kriminal incelemeler olarak adlandırılan (adli belge incelemesi, balistik vb.) ve Adli Tıp Kurumu dışında polis ve jandarma teşkilatları bünyesindeki birimler tarafından da yürütülmekte olan işlemler bakımından (özellikle bu alana dâhil branşlarda ihtiyaç duyulan uzmanların yetiştirilmesi; güvenilirlik testleri ve raporlama standartlarının belirlenmesi ile bu 
kurumlarda bulunan çeşitli veri tabanlarının ortak kullanıma açılması gibi alanlarda) bir iş birliği ve koordinasyon ihtiyacı mevcut olup; önerilen türden bir “ulusal konsey”in ihdas edilmesi durumunda, bu türden faaliyetlerin icra edileceği uygun bir zemin de sağlanmış olacaktır. Bu alanda geçerli olan diğer bir sorun ise “veri tabanı” mevzuu ile ilgilidir. Ülkemizde, DNA, diş gibi bazı alanlarda hiçbir veri tabanı bulunmamakta; parmak izi, balistik gibi alanlarda 
var olan veri tabanları ise birbiri ile entegre edilmemiş olduklarından, hizmetin etkin ve verimli bir biçimde yürütülmesi bakımından yeterince fayda sağlayamamaktadır. Bu itibarla, eksik veri tabanlarının oluşturulması için çalışma yapılması ve var olan veri tabanlarının bütün birimlerce 
ortaklaşa kullanılabilmesini sağlayacak tedbirlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. 

TESPİT VE ÖNERİ 10 - Adli Tıp Kurumu’nun merkez teşkilatına dâhil olan idari birimler hizmetlerin etkin ve verimli bir biçimde yürütülebilmesine imkân vermemektedir (Başkan Yardımcısı sayısı, hizmetin sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için yeterli olamamaktadır. Ayrıca, “başkanlık birimleri” olarak anılan ve Yönetmelik ile ihdas edilmiş bulunan şube müdürlüklerinin mevcut yapısı hem hukuki hem de fiili bakımdan sorunlar içermektedir). Sıklıkla kamuoyunun gündemine gelmekte olan Kurum bünyesinde bir “Basın ve Halkla İlişkiler Birimi”nin mevcut olmayışı nedeniyle, kamuoyunun zamanında ve doğru şekilde bilgilendirilmesi sağlanamamaktadır. Kurum bünyesinde yürütülen faaliyetlerin denetimini gerçekleştirmek üzere teşkilatlanmış bir denetim biriminin yokluğu da yönetimin etkinliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
  
Kurum’un teşkilat yapısının sadeleştirilmesi, hizmetlerin etkin ve verimli bir biçimde yürütülebilmesi, birimler ve faaliyetler arasında koordinasyonun en üst düzeyde sağlanabilmesi, personel mevcudundan en etkili şekilde yararlanılabilmesi ve Kurum hizmetlerinin gözetim ve denetiminin etkili bir şekilde icra edilebilmesi bakımından, Kurum’un merkez teşkilatına dâhil 
olan idari birimlerin, açıklanan eksiklikleri giderecek şekilde yeniden yapılandırılması gerekmektedir. 

TESPİT VE ÖNERİ 11 -  Kuruluşlarına ilişkin olarak Adalet Bakanlığı’ndan gerekli 
onaylar alınmış olmasına rağmen 15 grup başkanlığının 8’i fiilen kurulmamıştır.  Şube Müdürlüklerinin kuruluş işlemleri bakımından da benzer eksiklikler mevcut olup; Kurum hâli hazırda 29 ilde hiçbir faaliyet yürütememektedir.  Ayrıca, grup başkanlıkları bünyesindeki ihtisas dairelerinin hangi illere hizmet vereceği ve şube müdürlüklerinin hangi coğrafi sınırlar içerisindeki olaylardan sorumlu olduğu hususları belirsizlik arz etmektedir. Taşra birimlerinin 
örgütlenmesi ve görev sahalarının net olarak belirlenmesi konularındaki eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir. 

TESPİT VE ÖNERİ 12 - Adli Tıp Kurumu Kanunu’nda yer alan hükümler, yeni Türk Ceza Kanunu ile uyumsuzluk arz etmektedir.  Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği ise birimlerin çalışma usul ve esasları bakımından ihtiyaca cevap verebilecek kapsam ve mahiyetten uzaktır. İhtisas Daireleri için Yönetmelik’te sayılan şubelerin birçoğu kurulmamış olup; bu durum idari işleyişin belirlenmiş sistemle uyumsuzluğuna yol açmaktadır. Ayrıca, daire 
başkanlarının ve şube müdürlerinin, ilgili daireden çıkan bütün raporlara uzmanlarla birlikte ilmi ve idari sorumluluk üstlenerek imza atmak zorunda tutulmaları bir yandan işlerin gecikmesine bir yandan da yapılan işlemlerle ilgili sorumluluğun belirsizleşmesine sebebiyet vermektedir. 
 
Yargı organlarınca Adli Tıp Kurumu’na iş gönderilmesi sürecinde uyulması gereken usuller konusundaki karışıklık ya da uygulamaya sokulan UYAP sisteminin işleyişi bakımından anılan Yönetmeliğin herhangi bir düzenleme içermemekte olması gibi durumlar da hizmetin yürütülmesi noktasında sorunlara neden olmaktadır. Açıklanan sorunların giderilmesini teminen, Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun yeni TCK ile uyumlu hâle getirilmesi ve birimlerin görev tanımlarının bu yeni Kanun’a uygun şekilde yeniden belirlenmesi; Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin ise çalışma usul ve esaslarının tayini bağlamında tümüyle elden geçirilmesi gerekmektedir. 


DEVAM EDECEK...

Dr. Ersin Arslan / Dayanışma...


Türkiye’de hekimler/sağlıkçılar olarak çok zor koşullarda hizmet vermeye çalışıyoruz. İşte bu koşullarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir meslektaşımız, herkesçe sevilen, örnek gösterilen Dr. Ersin Arslan genç yaşta öldürülerek yaşamdan ve sevdiklerinden koparıldı.
Her birimiz onda bir parça kendimizi bulduk, hepimiz içimizde O’nu ve acısını hissettik, hep birlikte bir isyan duygusuyla, kızgınlıkla, üzüntüyle kendimizi ifade ettik.
Şimdi “ne yapabiliriz?”i konuşuyoruz. Bir daha yaşamamak için böyle bir acıyı aklımızı, gücümüzü birleştirmeye çalışıyoruz, öneriler geliştiriyoruz.
Türk Tabipleri Birliği olarak bu önerileri derliyor ve değerlendiriyoruz.
Ancak bu öneriler içerisinde bir bölüm var ki hepimizi ayrıca duygulandıran bir duyarlılığa işaret ediyor: Meslektaşımızın en yakınlarıyla bugün ve gelecek güvenceleri açısından dayanışma içerisinde olmak; Ersin’in yakınlarını her birimizin eşi, kız kardeşi, çocuğu, abisi-ablası, annesi-babası olarak kabul etmek, onların yaşamlarında hiçbir şekilde farklı bir sıkıntı-zorlukla karşılaşmamaları için üzerimize düşeni yapmak!
Türk Tabipleri Birliği bu dayanışma ruhunu somutlamak için; Ersin Arslan’ın yakınlarına ya da Ersin Arslan’ın adına yapılacaklarda değerlendirmek üzere, ailenin bilgi ve onayı dışında kullanılmamak kaydıyla bir hesap açtırmıştır. 17 Ağustos 2012 (*) tarihine kadar açık tutulacak olan hesap numarası aşağıdadır.
Hesap Numarası:
Garanti Bankası Ulus Şubesi
TR17 0006 2000 0120 0006 2971 10
 *Gerekli yasal izin alınmıştır.

24 Mayıs 2012 Perşembe

KAHRAMANMARAŞ SUÇ ARAŞTIRMASI VE ADLİ BİLİMLER SEMPOZYUM PROGRAMI


KAHRAMANMARAŞ SUÇ ARAŞTIRMASI VE ADLİ BİLİMLER SEMPOZYUM PROGRAMI
( 23-24 MAYIS 2012)

1.GÜN (22.05.2012)
 -Misafirlerin karşılanması
-Sosyal aktivite/Gezi-Emniyet Müdürlüğü Tesisleri(Kılavuzlu)
 -Akşam yemeği (Otelde)
2. GÜN (23.05.2012)
08:30-09:15  Sempozyum Kayıt İşlemleri
09:15-10:15  Açılış Töreni
10:15-11:15 1. OTURUMAÇILIŞ SUNUMU
  • Prof. Dr. Deborah G. KEELING-Suç Araştırması
  • Prof. Dr. Hamit HANCI Adli Bilimler Nedir?
11:15-11:45  Açılış Resepsiyonu

11:45-12:452.OTURUM ADLİ ANTROPOLOJİ
  • Dr.Tal Linda ILEEN SIMMONS-Adli Antropoloji

12:45-14:00 Öğle Yemeği (Otelde)
14:00/15:153. OTURUMSUÇLU PROFİLİ
  • Cristina Branca BENTO DE MATOS SOEIRO -Suçlu Profili
  • Prof. Dr. Gökhan ORAL-Suç Araştırmasında Adli Psikiyatri ve Davranış Bilimlerinin Kullanılması
15:30/16:304. OTURUMSUÇ SORUŞTURMA VE ÖRGÜTSEL PROFİL
  • Cumhuriyet Savcısı M.Sabri KILIÇ-Adli Bilimlerin Suç Soruşturmasındaki Önemi
  • Doç. Dr. Süleyman ÖZEREN-Terörü Besleyen Sorunlar Çerçevesinde Örgütsel Profili

19:30/21:30 GALA YEMEĞİ
3. GÜN (24.05.2012)
09:00-10:00 5. OTURUMCİNSEL SUÇLARDA DELİL TOPLAMA
  • Prof. Dr.Emılıo DONAT LAPORTA –Cinsel Suçlarda Delil Toplama
10:15-11:30 6. OTURUMBİLİMSEL POLİSLİK UYGULAMALARI
  • Doç.Dr.Osman SERT- Adli Entomoloji
  • Cem Mehmet ÇETİN-Felaket Kurbanlarının Kimliklendirilmesi (DVI)
  • Osman Nihat ŞEN-Bilişim Suç Soruşturmalarına TİB Katkısı
11:45-12:457. OTURUMVİKTİMOLOJİ
  • Leonor Ladron De GUEVARA GUERRERO
12:45-14:00 Öğle Yemeği (Otelde)
14:00-15:008. OTURUMDEMOKRATİK POLİSLİK VE SUÇ ÖNLEME
  • İsmail ÇEBİ-Demokratik Polislik Terörle Mücadele ve Adli Bilimler
  • Dr.Ferhat GÖKTEPE –Güvenli Gençlik, Güvenli Gelecek
15:15-16:159. OTURUMDEĞERLENDİRME VE KAPANIŞ
  • Prof. Dr. Gökhan ORAL
  • Prof. Dr. Deborah G. KEELING
  • Mustafa AYDIN-Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürü
18:00-20:00 AKŞAM YEMEĞİ
4. GÜN (25.05.2012)
Misafirlerin HavalimanındanUğurlanması

22 Mayıs 2012 Salı

Adli Tıp Uzmanından Kadınlara "Şiddetten Korunma" Önerileri...


Prof.Dr. Osman Çelbiş

İnönü Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Celbiş, kadınlara, şiddet anında dış kapıya yakın bir yerde bulunmalarını önerdi
Tuba Karahan - İnönü Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Celbiş, şiddetin yaşandığı evlerde kadınların nelere dikkat etmesi gerektiği konusunda uyarılarda bulundu.
Celbiş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de kadınların şiddete maruz kaldıklarına ilişkin haberlerin hemen hemen her gün görüldüğünü söyledi.
Kadınların aile içi şiddete maruz kalmaları halinde bazı basit ama dikkat edilmesi gereken durumlarda yaralanmaların hatta ölümlerin önüne geçilebileceğini dile getiren Celbiş, kadınların evlerinde yaşanan bir şiddet olayı esnasında dış kapıya yakın bir yerde bulunmalarını önerdi. Böylece kadının kaçması gerektiğinde daha hızlı hareket edebileceğini ifade eden Celbiş, ayrıca kadınların şiddet göreceğini düşündüğü bir durumda keskin, delici aletlerin bulunduğu mutfak gibi yerlere sığınmamalarını, şiddet esnasında banyo gibi ıslak zeminlerden de kaçınmalarını tavsiye etti.
Celbiş, kadınların, şiddet anında yardım çağrılması için komşularından fayda görebileceğini ifade ederek, komşular arasında, "yardım çağır" anlamına gelen şifreler belirlenebileceğini vurguladı.
Prof. Dr. Osman Celbiş, ayrıca kadınların acil durumlarda gidilebilecekleri akraba, komşu ya da arkadaşlarını belirleyerek, ev dışında güvenilir bir yerde para, yedek anahtar ve önemli belgelerin örneklerini saklanması uyarısında bulundu.
-Çocuklara da adresinizi ezberletin-
Şiddet yaşanması halinde çocukların da polise haber vermesinin öğretilmesi gerektiğini dile getiren Celbiş, bu nedenle çocukların adreslerini ayrıntılı olarak bilmesinin önemine işaret etti.
İnsanların haksızlığa uğradığı zamanlarda kendisini tutabilmesinin zorluğuna dikkati çeken Celbiş, ancak tartışma ortamlarına girildiğinde mümkün olduğunca her iki taraf da sakinleşene kadar tartışmayı sürdürmemesi gerektiğini belirtti. Celbiş, "Yani yangına körükle, benzin dökerek gitmek değil, o an için sessiz kalabilmeyi başarmak, görüşülmesi elzem olan bir konuysa eşler sakinleştikten sonra görüşmek lazım" dedi.

T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET DENETLEME KURULU, ADLİ TIP KURUMU DENETLEME RAPORU 2010...


T.C. 
CUMHURBAŞKANLIĞI 
Devlet Denetleme Kurulu


DENETLEME RAPORU


Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın 2007, 2008 ve 2009 Yıllarına Ait 
Faaliyet ve İşlemlerinin Denetimi ile Adli Tıp Kurumu Hizmetlerinin 
Etkin ve Verimli Şekilde Yürütülmesinin ve Geliştirilmesinin 
Sağlanması 


Tarihi   : 01/07/2010 
Sayısı    : 2010/12
6

...
TESPİT VE ÖNERİ 5 - Kurum bünyesindeki genel kurul ve ihtisas kurullarının mevcut üye profili ve bunların oylama usulüyle karar vermekte olması, kişilerin uzman olmadıkları alanları ilgilendiren konularda alınacak kararlara da katılmasına ve konunun uzmanı olan üye/üyeler ile konu hakkında hiçbir uzmanlığı bulunmayan üyelerin görüşlerinin aynı değerde kabul edilmesine yol açmaktadır. Bu durumun ortadan kaldırılabilmesi için, mevcut sistemden 
tümüyle vazgeçilmesi ve ihtisas kurulları yerine sadece ilgili tıp branşında uzman olan kişiler ile adli tıp uzmanlarının katılacağı, daha az üyeden oluşan, çok sayıda kurul teşekkül ettirilmesi; genel kurul yerine ise Fizik ve Trafik İhtisas Dairelerinde uygulanmakta olan “Genişletilmiş Uzmanlar Kurulu” sistemine benzer bir yapı oluşturulması gerekmektedir.  


TESPİT VE ÖNERİ 6 - Mevcut durum itibarıyla, Adli Tıp Kurumu dışında kalan birimlerin (üniversiteler ve sağlık kuruluşları gibi) sistem içerisindeki yeri netleştirilmemiş olup; bilirkişilik hizmetinin üretilmesi noktasında bu birimlerden yeterli ölçüde yararlanılamamaktadır. Bu durum aynı zamanda, Adli Tıp Kurumu’nun karşı karşıya bulunduğu iş yükünü ağırlaştırmakta ve böylelikle de sistemin işleyişini olumsuz yönde etkilemektedir. Anılan sorunun çözülebilmesini teminen, adli mercilerce bilirkişi görüşü talep edilecek 
vakaların öncelikle kendilerine en yakın üniversite  ya da sağlık kuruluşu gibi yerel birimlere gönderilmesinin zorunlu kılınması; Adli Tıp Kurumu’nun ise “üst bilirkişilik organı” (bir yandan yerel düzeyde hizmet veren birimlerin sağlıklı bir biçimde hizmet üretebilmelerini teminen, bunlar üzerinde bir akreditasyon makamı olarak görev yapan; bir yandan da bu birimlerden alınan raporların nihai incelenme mercii olarak adli mercilerden gelen taleplere cevap üreten bir 
kurum) hüviyetine kavuşturulması uygun olacaktır. 


TESPİT VE ÖNERİ 7 -  Gerekli hukuki süreç tamamlanmış olmasına rağmen Adli Tıp Kurumu’nun taşra teşkilatını oluşturan grup başkanlıkları ve şube müdürlüklerinin çok büyük bir kısmı fiilen kurulamamış olup; bu durum büyük ölçüde gereken planlama çalışmalarının yapılmamış, ihtiyaçların belirlenmemiş ve projelerin oluşturulmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan grup başkanlıkları ve şube müdürlüklerinin, kuruluş mantığı bakımından da 
bazı sorunlar (görev sahalarının net olarak tayin edilmemiş olması, hiyerarşik açıdan birbirinden bağımsız şekilde doğrudan doğruya Adli Tıp  Kurumu Başkanlığı ile bağlantılı kılınmaları gibi) mevcuttur. Bahsedilen eksiklikler, taşra birimlerinin sağlıklı ve etkin bir 
biçimde hizmet üretememesine ve bununla bağlantılı olarak Adli Tıp Kurumu merkezindeki iş yoğunluğunun artmasına yol açmaktadır. Bu durumun bir bütün olarak yargılama süreçlerini uzattığı ve hizmetin kalitesini olumsuz yönde etkilediği de açıktır. Anılan sorunların ortadan kaldırılması ve hizmetin ülke geneline yayılarak, etkinlik ve verimliliğin arttırılabilmesi için Kurum’un taşra teşkilatının yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Yeniden yapılandırma çalışmaları kapsamında, nüfus, iş yoğunluğu ve coğrafi 
uzaklıklar gibi kriterler çerçevesinde belirlenecek  yerlerde bölgesel hizmet vermek üzere ve ihtisas kurullarını da içeren 5 ilâ 7 adet tam donanımlı grup başkanlığı ile otopsi hizmetlerinin yürütüleceği daha çok sayıda otopsi merkezi kurulması; sağlık kuruluşları ile aynı fiziksel mekânı paylaşacak biçimde konuşlandırılacak şube müdürlüklerinin ise ölü muayeneleri ile ayrıntılı tetkik gerektirmeyen (basit yaralanmalar  gibi) işlerle iştigal edecek şekilde 
örgütlenmeleri, diğer işleri ise otopsi merkezlerine ya da grup başkanlıklarına sevk etmeleri uygun olacaktır. Bu model çerçevesinde, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın merkezi yönetim ve organizasyon faaliyetleri ile ilgilenmesi, otopsi merkezileri ile şube müdürlüklerinin birinci elden yönetim ve koordinasyonunun ise grup başkanlıklarına bırakılması gerekmektedir.



TESPİT VE ÖNERİ 8 -  Bilirkişilik sisteminin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için her şeyden önce “doğru” bilirkişinin seçilmesi gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda sıklıkla, bilirkişinin seçilmesi noktasında yeterince titiz davranılmadığı ifade edilmektedir. Hukuk sistemimizde yer verilen “uzman  mütalaası” müessesesinin işler hâle getirilmesi ile bilirkişilerin mahkemede sözlü olarak beyanda bulunmalarının (çapraz sorguya tabi tutulmalarının) sağlanması hâlinde, yeterli düzeyde uzmanlığı bulunmayan kişilerin 
bilirkişilik sisteminin dışına çıkarılmalarının sağlanabileceği değerlendirilmektedir. Sistemin işleyişinde ayrıca, bilirkişinin cevap vereceği sorunun açık ve net olarak belirlenmemesi, hukuki konularda bilirkişiye müracaat edilmesi, raporların  süresinde hazırlanıp ilgili merciye 
sunulmaması gibi başka problemler de mevcuttur. Bütün bu sorunların giderilmesini teminen alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi ve uygulamaya konulması için Adalet Bakanlığı’nca bir çalışma başlatılmalıdır.


http://www.tccb.gov.tr/ddk/ddk46.pdf

DEVAM EDECEK...